Bu yazıyı yayınladıktan sonra sosyal medya hesaplarımda paylaşacağım için en azından bir kaç kişinin bu yazıyı okuyacağını düşünüyorum. Bu sebeple aklımda bulunan bazı konulara değinmek, belki de bir kaç kişiye içimi dökmek istiyorum.

Buraya kadar okuduktan sonra işiniz var ise sayfayı kapatıp işiniz ile ilgilenmenizi her şeyden çok isterim. Çünkü dünyada insanın kendi sorumluluklarından daha önemli ne olabilir arkadaş!?

Yazılımdır, veri yönetimidir, sosyal medya pazarlamasıdır hepsi gündelik rutinimin %90’ı gibi gözükse de ben de herhangi bir insanım.

Dün minibüste Hakan Taşıyan’ın “Davacıyım” şarkısını loopa alıp 10 defa dinledikten sonra “dünyanın en güzel şarkısını yapmış adam” diyerek Maltepe Merkez Camii’nin önünde inip yürümeye başladım. Budur insanın en gerçek hali.

Ben arabeskin göbeğine doğmuş, müzisyen bir amcanın, yoksullukla cebelleşmiş bir ailenin evladıyım. Yani bakmayın DSLR makineler ile plaza katlarında çekilmiş fotoğraflara.

İçimde tutamadığım için, dile getirmekten utansam da söylemek istiyorum. Küfür kıyamet bir mahallenin orta yerinde büyüdüm. Hangi plaza, hangi pahalı elbise, hangi milyoner ABİ değiştirebilir ki kafanın içindeki hayat görüşünü. Değiştiremediler de zaten.

Kendine roller biçip onu yaşamaya başladıkça çiğleşiyor insan. Çünkü pişmemiş tarafını değdirmiyor ızgaranın sıcak tarafına.

Dün gece uyurken söz verdim kendime. Annen iyileşti iyice Metehan dedim. Üzme artık kendini, sığınma bu derdin arkasına. Yıllardır beceremediğin kendi işini yapma mevzusunu da iyi kötü halletmeye başladın. Sabah kalk, güzel bir kahvaltı yap, al duşunu, otur işinin başına.

Ne oldu biliyor musun?

Sabah uyandım, kahvaltıda kıymalı yumurta yapmak için akşamdan çözülmeye bıraktığım kıymayı yemişler. Afiyet olsun de, git yap kendine başka bir şeyler değil mi? Olur mu. Büyüdüm, saygı duymalılar, adam yerine koymalılar beni de. Kıymanın adamlığımı olur Ulan! demedim de kafam attı, bastım gittim dedeme. Üç çeşit reçel, yanına da ıhlamur. Mükellefler ötesi bir beslenme. G*tüme baka baka döndüm evime.

O, sabah rest çektiğim babama, anneme selamı verip geldim odama. Ulan dedim yaş 22, lafa gelince mangalda kül bırakmıyorsun şu yaptığına bak.

Kıymayı çözülmeye bıraktıktan sonra da fasulye ıslatmıştım. Ben odadayken etin yağlı kısmıyla yapmışlar onu da. Puh! dedim böyle hayatın orta yerine edeyim. Duvarı yumruklayıp odama döndüm. Küfürler ediyorum taşa toprağa.

Beş dakika önce kendine ettiğin nasihatlar nereye gitti b’oğlum.!

Şimdi ben bunları niye size anlattım. Belki güldünüz belki acıdınız, belki de şahsiyetim hakkında kötü yorumlarda bulundunuz 🙂

Ama hele bi beri gelin.
Hanginiz benim gibi değilsiniz?

Hanginiz yumurtayı kıymalı yiyemediği gün, fasulyede et var diye  isyan etmedi ki.

“Biz öyle insanlar olduk ki!” demeyeceğim çünkü 100 yıl önce de biri toplum eleştirisine böyle başlıyordu. Lakin biz bir türlü insan olamadık. Olamıyoruz. Bir yerden falso alıyor bizim o HDR çekilmiş, güneşin en güzel ışığı verdiği karakter pozlarımız.

Bu yazıyı kendimi rezil etmek için yazmadım. Başkalarını eleştirmek için de yazmadım.

Yakın arkadaşlarım zaten bilir, kalabalıkta ılımlı, biz bizeyken huysuzun tekiyim. Farklı bir şey anlatmadım yani.

Yazının başında işi olan işiyle ilgilensin demiştim. İşiniz mi yoktu? Bunu okuyacağınıza gidip 2018’in ortasında iki gencecik asker niye donarak ölür onu düşünseydiniz.

Biz battık. Biz üç kuruş kazanınca adam yerine koyulan sefiller sefili bir toplumuz. Reziliz biz arkadaşlar. Tamam siz iyisiniz güzelsiniz. Kıymaya sinirlenen adamın teki gelmiş duyar kasar olmuş. Benden iyi olan, daha gerçeğini söylesin onu dinleyelim.

Selametle.